SÖYLEŞİ

Zamanın ötesinde, müziğin rehberliğinde bir davet!

23.12.2020


Paylaş:

Sınırsızlığı zorlayan, kalıpların dışındaki besteci Burak Özdemir'in yeni albümü Devas, 4 Aralık 2020 tarihinde LP ve dijital formatta Tacet Nota etiketiyle yayımlandı. 11 yıldır birlikte çalıştığı grubu Musica Sequenza, elektronik müzik yapımcısı Alejandro Mosso ve uluslararası alanda üne sahip caz şarkıcısı Natacha Atlas ile iş birliğinin sonuçlarını içeren Devas albümü hakkında sanatçımıza sorular yönelttik.
 

12 Nisan 2019’da piyasaya çıkan Hermes albümüyle Devas’ı sadece müzikal maneviyat bağlamında kıyaslamanı istesem neler söylersin?
 

Hermes antik Yunan trajedilerinden doğmuş, mermer taşlardan inşa edilmiş, soğuk, devasa bir tanrı heykeli gibi stüdyonun ortasında dikilip dururdu. Prodüktörler Henrik (Van Rivers) ve Alessandro Mosso ile stüdyoda çalışırken ellerimiz üşür, boynumuzdaki tüyler diken diken olurdu. Kendi doğamızdan daha güçlü, sarsılmaz bir karakter ortaya çıkmıştı o albüm ile... Performanslar sonrasında pek çok seyirciden Hermes hakkında benzer duygular hissettiklerini duyuyorduk. Konserde bambaşka bir karaktere dönüştüğümü, adeta boyumun uzadığını söylüyorlardı. Devas ise bende tamamen farklı hisler uyandırıyor. Hinduizm tanrılarından esinlendiğim bu yeni albümün ateş gibi parlak renkleri var. Teni yakan bir müzik. İlham aldığım Himalayalar’da saklı Hindu tapınaklarının adeta buzları eriyor bu müziğin sesi yükselince. Benim için her iki proje de ruhani açıdan yüksek değerler taşıyor. İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında, duygusal bir canlı olan insanın, manevi değerlerinden giderek uzaklaşmasına bir tepki olarak tasarlandılar. Hermes ve Devas’ı içeren bu ruhani seriye önümüzdeki senelerde farklı mitolojilerden esinlenen yeni bölümler de ekleyeceğim.

 

 

Hermes’in başlangıcı ve Devas'ın yeni dünya piyasasına sunulduğu zaman dilimi içinde müzikal yolcuğunda bilinç olarak nereden nereye geldin?
 

Hermes’in yayımlandığı 2019 yılında dünya olarak bambaşka bir noktadaydık. Salgın öncesi yaşadığımız, gereğinden fazla yoğun, sıkıştırılmış ve bardaktan taşarcasına doldurulmuş bir hayatın içinde savruluyorduk. Bir yanda sahne telaşı, provalar, seyahatler, diğer yanda ise zihnimi 7/24 meşgul eden yeni projelerin inşaatları... Bu tempoda sonsuza dek koşamayacağımı biliyordum. Ancak frene basmak zor geliyordu. Bir kere alıştıktan sonra, turne hayatının yoğunluğundan çıkmak hiç kolay değildi. Turne, bağımlılık yapan bir hortum gibi içine çeker sanatçıları. Derken salgın bir anda adeta dünyanın dönüşünü durdurdu. İnsanlık aylardır ciddi bir sınav veriyor. Müzik, bu karanlık tünelde bizlere ışık tutan rehberimiz. Benim için sancılı bir doğumdur DevasDevas’ı bu kadar zorlu bir dönemde yayınlamak konusunda ciddi tereddütlerimiz vardı. Ancak albümün bana ne kadar iyi geldiğini farkediyorum. Baştan sona dinlediğimde güne yeni bir enerjiyle devam ediyorum. İşte bu yüzden bu müziği paylaşmak icin daha fazla beklememeye karar verdim. Bu zor dönemde dinleyicilere belki de iyi gelebilecek bu müziği paylaşmak istedim.

Günlük hayatımda salgın nedeniyle büyük bir değişiklik olmadı. Dışarıdan beslenmeyi zaten sevmeyen bir yapım var. Bir eser yazacağım zaman kendimi dış dünyaya kapatıp, stüdyoya kilitliyorum. Mart ayından beri yeni operam Platsa üzerinde çalışıyorum. Üç saatlik eserin şu sıralar son dakikalarını yazmaktayım. Yeni projeler geliştirmek için dingin bir süreçteyiz. Finansal çöküntüler ve sağlık problemleri yaşayan yüzbinlerce insanı düşündükçe, her şeye rağmen hayatta olmak ve müzik yazabilmek bir şans. Bazı tanıdıklarım izolasyona dayanamıyorlar. Kendileriyle başbaşa kalmak hapishane hissi veriyor onlara. Dışarıdan beslenmeye gereksinim duyarak hayatlarını şekillendirmişler. Oysa insan kendisine yetebilmeli. Hayatımızı şekillendirdiğimiz veriler, sadece dışarıdan değil, içimizden de gelmeli. Evde uzun zaman geçirilen minimalist yaşam şeklini negatif bulmuyorum. Aksine gün içinde zamanın ne kadar hızlı geçtiğine şaşırıyorum. Elbette sahneyi, seyirciyle olan etkileşimi özlüyorum. Ben bir oda müziği grubunun sanat yönetmeniyim. Grup elemanlarıyla bu kadar uzun sure ayrı kalmak alışık olmadığım bir durum. Musica Sequenza olarak yeniden sahnelere dönmek için gün sayıyoruz. Salgın ilk ortaya çıktığında oturup bitmesini bekledim. İki hafta sonra farkettim ki bu bekleyiş seneler sürebilir. Sanki otobanda son sürat giderken bir anda kendimizi bir yağmur ormanında buluverdik. Ya oturup yabani çalıların kendiliğinden kaybolmasını bekleyecektim, ya da elime bir kılıç alıp yola devam edecektim. Shakespeare Macbeth gibi en değerli eserlerini veba salgını yıllarında yazmıştı. Dünya savaşlarında bile günümüze kıyasla daha çok sanat eseri yaratılmış olması beni düşündürüyor. Canlı performanslar henüz mümkün olmadığı için, dijital prodüksyonlara, konser instalasyonlarına ve albüm yayınlarına konsantre olmuş durumdayız. Sanata belki de en çok ihtiyacımız olan dönemdeyiz. Görev adamıyım. Bu zorlu periyodu elimden geldiğince verimli bir şekilde tamamlamak istiyorum.

 

Salgın sebebiyle kazandığımız bazı yeni alışkanlıkları ileride de uygulamaya devam edeceğim; maske takarak etrafımdakileri korumak, her gün dışarıda yemek yerine evde pişirmek, daha çok okumak, doğa ile içiçe olmak, erken uyumak, güne erken başlamak. İki ay önce yeni bir köpek evlat edindim. Şu sıralar köpeğimle parklarda yaptığımız günlük yürüyüşler beni mutlu etmeye yetiyor. Salgın çevre konusunda da adeta zorunlu bir duyarlılık getirdi. Bir saatlik bir iş toplantısı için bazen bir gün içinde iki kere uçağa binip, Avupa içinde sanki metro kullanıyormuşuz gibi uçakla seyahat ederdik. Artık bu tarz görüşmeleri internet üzerinden gerçekleştiriyoruz. İleride de mümkün olduğunca ender uçağa bineceğim ve internet görüşmeleriyle çalışacağım. Dünya artık insanoğlunun egosu etrafında dönmek istemiyor. Aksine kendisini insandan korumak için savunma mekanizmaları geliştirmeye başladı. Virüsler doğaya karşı olan saygısız tutumumuzun bir tepkisi olarak görülmelidir. Çevreye karşı duyarsız davranışlarımızı değiştirmediğimiz takdirde yakın gelecekte bu salgın dışında başka hastalıklar da ortaya çıkabilir. Küresel ısınma, çevre kirliliği ve geri dönüşüm gibi insanlık için günümüzde kritik önem taşıyan konulara salgına harcadığımız emeğin onda birini harcayabilseydik, tertemiz bir havaya, masmavi denizlere, yemyeşil ormanlara kavuşurdu yine gezegenimiz. Sanatçı olarak optimistik yanımı kaybetmemem gerekiyor. Bu yüzden insanoğlu için hâlen çok geç olmadığına inanmak istiyorum.

 

Hermes, Barok enstrümanların tınıları çağdaş elektronik müziğin geniş imkânlarıyla koreografik bir ses instalasyonu tadındaydı, adeta elektronik müziğe elastikiyet kazandırmıştın. Devas’ta dinleyiciyi neler bekliyor sence ve albümdeki parçalar arasında senin için özel bir yeri olan var mı?
 

Hindistan hem ruhani değerleri bakımından, hem de özgün müzik tarihi ile bizlere sonsuz zenginlikler sunan bir kültüre sahip. Devas’ta kullanılan tarihi hint enstrümanlarından bansuri flütü, sitar ve tabla, elektronik müzikle bir araya geldiğinde ortaya son derece keyifli ses renkleri çıktı. Albümdeki her parça bir Hindu tanrısından ilham alyor. Bu olguyu müzikal açıdan belirginleştirmek için parçalarda farklı Raga'lar ve ses kombinasyonları kullandık. Barok fagotu, Hindistan’ın geleneksel enstrümanlarını imite ederek çalmam, yaylılarda farklı renk arayışlarına girmemiz, sitar ve Barok gitarı yan yana kullanmamız, bunların hepsi yıllardır inşa ettiğimiz kültürler arası köprülerin birer taşı olarak görülebilir. Hindu mitolojisiyle yakından ilgilenmeye başladığımda kendimi dipsiz bir kuyuda buldum. Devas’ı yazdığım sürecin salgına denk gelmesi belki de güzel bir tesadüf oldu. Hindu felsefesi bana bu zorlu dönemde yol gösterdi. Geçmişin törelerinden ve geleneklerinden beslendim izolasyon boyunca.


Indra bu projeye başlangıç verdiği için bende özel bir yeri var. Bu parça, Hindistan’ın müzik evreniyle yaptığım ilk deneyleri içeriyor.


Agni isimli parçada dört farklı Barok fagot ses kaydı bir arada sunuluyor. Bu parçayı dinlerken gözümün önüne tarihi bir tapınakta gerçekleştirilen bir ayin esnasında, çıplak ayak dans eden figürler geliyor. Albümdeki en vahşi ve sıradışı parça diyebilirim.


Shiva’yı yazarken sevgili Natacha Atlas ile mükemmel bir ortak çalışma sürecindeydik. Malesef salgın nedeniyle Natacha’nın Londra’daki ses kayıtlarına fiziksel olarak katılamadım. Ancak dijital ortamlardan iletişim kurarak bu müziği ortaya çıkarmayı başardık. Natacha, uzun yıllardır hayranlıkla takip ettiğim ender bir ses. Son albümü Strange Days'i dinledikten sonra kendisini arayıp Devas’tan bahsettim. Ertesi gün apar topar Shiva üzerinde çalışmak için kolları sıvadık. Bu parça unutulmaz derecede keyifli bir sanatsal alışverişin meyvesidir.

 


Natacha Atlas (Fotoğraf, Samir Bahrir)


Kamadeva albümdeki en favori parçam. Sinematik bir kalitesi var ve albümün karakterlerini bizlere bir uvertür misali sunuyor. Dinleyiciye Hindistan’ın en gizli köylerini, tapınaklarını, sahillerini gezdiriyor. Toprak tadında bir şarkı.


Soma, bu albümde kendi sesimi kullandığım tek parça. Bir önceki albümüm Hermes’deki Lyre isimli parçada da kendi vokallerim var. Son dönemde bedenimi mümkün olduğunca sınırlarına kadar kullanmaya çalısıyorum. Müziğimde kendi sesimi kullanmam bana sınırlarımın genişlediği hissini veriyor. Fagot aracılığıyla şarkı söylemenin ötesinde, araya bir enstrüman koymadan, direkt kendi sesimle duygu ve düşüncelerimi paylaşabilmenin naif ve çıplak bir güzelliği var.


Vayu stüdyoda gözlerimi kapatıp yere uzanarak dinlediğim bir parça. Bu uzun eseri bir meditasyon seansı niteliğinde tasarladık. Karanlıkta dinlemekten keyif aldığım bir müzik.


Bu bir kompliman değil, diğer albümlerinde olduğu gibi Devas’ta da kullandığın her ton, her ritim, neredeyse tüm cümlelerin baştan çıkarıcı bir uyum içinde! Sanki oldukça yükseklerden derlenen ruhani hikâyeler gibi... Yazdığın müzikler üzerine konuşmanın kolay olmadığını biliyorum, müziği elbette konuşmak için yazmıyorsun fakat müziğinin zamansızlığı için özel bir tarifin var mı?
 

Müzik türlerini içiçe geçirmek, harmanlamak, yeni ses renkleri keşfetmek beni bir çocuk gibi heyecanlandırıyor. Dinlemekten zevk aldığım gibi, içimden geldiği gibi müzik yazıyorum. Trendleri takip etmiyorum. Plak şirketleri ve eser sipariş eden kurumların bana vermiş olduğu 100% sanatsal özgürlük çerçevesinde yazıyorum. Farklı bir politikada çalışabileceğimi zaten düşünemiyorum. Müzik yazmak dışarıdan kontrol edilebilecek bir işlem değil. Saf müzik, her zaman aklın ve ruhun derinliklerinden doğmalıdır.
 

Zamansızlık diyerek güzel bir noktaya değindik. Kendimi çağımızın modern insanı olarak göremiyorum ya da dışarıdaki formatlar doğrultusunda programlayamıyorum. Sanki bu alışkanlık hâline gelmiş formlara karşı bir bağışıklığım var gibi. Dizi izleme kültürüm yok. Sentetik giysiler giyemiyorum. Sokaktan pet şişe su alamıyorum. Pet şişeden su içmek yerine susuz kalmak bana daha uyuyor. Evlenmek için can atan, ancak erkek arkadaşlarına evlenme teklifi edecek cesareti olmayan kız arkadaşlarımı anlayamıyorum. Yaşamak istedikleri hayatı erteleyip, mutluluklarını başkalarının ellerine bırakıyorlar gibi geliyor. Yaşadığımız medeniyette insan doğuyor, okuyor, çalışıyor, evleniyor, çocuk yapıyor, tatilde revaçta bir yere gidiyor, Instagrama uygun pozda fotograflar çekiyor, sosyal medyada kendini etiketleyebileceği mekânlarda yemek yiyor. Bunlar bende sürü korkusu yaratıyor. Kendime bakıyorum, doğradığım sebzelerin bile hiçbiri aynı boyda değil. 20 yıldır giydiğim kazaklarım var. Tarihimize bakıp, şu an içinde yaşadığımızdan çok daha gelişmiş medeniyetlerin bile çöktüğünü düşünürsek, bu çağın maddi ve materiyalist unsurları üzerinden güven ve mutluluk elde etmek bana saçma geliyor. Belki de insan yaratıcı olduğu zaman, yaşadığı dönemin kalıplarınca düşünmekte ve programlarını uygulamakta otomatik olarak zorlanıyor. Sekiz milyara yakın insan nüfusu olan bir gezegende beslenecek gıda bulmak, iş bulmak zor iken; neden yeni evlenen insanlara 'çocuk ne zaman' diye sorulur? Bu kadar sevgiye, aileye muhtaç öksüz çocuk varken evlat edinmek ne güne durur? Bu sorular sorgulanması gereken milyonlarca alışkanlığın bariz örnekleridir. Eserlerimin günümüzün müzik endüstrisi ve trendleriyle örtüşmemesinin altında sanıyorum bu düşünce şeklim ve hayat felsefem yatıyor. Bazı insanlar rotalarını belirleyip, kendi yollarını takip eder. Sürüyü de giderek terk etmiş bulurlar kendilerini. İnzivaya çekilmek büyüteç altına konulduğunda pozitif bir anlam bile taşıyor olabilir. Sorgulamak ise önyargı ile karıştırılmamalıdır. Aksine insanlık, ancak her bireyin bir hayat felsefesi olduğunda kazanabilir.
 

Kaydı son derece başarılı ve dengeli bulduğumu söylemek isterim. Kayıt ve görsel çalışmaların detaylarında kimlerin imzası var?


Görsellerde uzun yıllardır Hollandalı tasarımcı Daniel Mulder’ın stüdyosu ile çalışıyoruz. Kataloglar, müzik videoları, albüm kapakları, sosyal medya içerikleri ve renk paletlerini, kendisinin sanat yönetmenliğinde geliştiriyoruz. Natacha Atlas’ın ses kayıtları bahsettiğim gibi Londra’da gerçekleşti. Musica Sequenza’nın enstrüman kayıtlarını Berlin’de Christian Jaeger ile yaptık. Christian, bu güne kadar Musica Sequenza’nın Bach: The Silent Cantata, Rameau a la Turque, Sampling Baroque / Handel gibi önemli albümlerinin kayıt mühendisidir. Miksaj da ise Hermes’in prodüktörlerinden Arjantinli ses mühendisi Alejandro Mosso görev aldı. Bir ekiple daha önceki çalışmalarımızdan memnun kaldıysam, gelecek projeler için tekrar bir araya gelmekten büyük keyif alıyorum. Ben bir aile insanıyım. Severek çalıştığım insanlarla uzun süre bir arada olmak beni duygusal açıdan da tatmin ediyor.


 

Albümü plak olarak basmak kimin fikriydi?
 

Tacet Nota yeni plak şirketimiz plak ağırlıklı çalışmakta. CD günümüzde giderek popülaritesini kaybeden bir format olarak hızla tarihe karışıyor. Belki gelecekte bir geri dönüş yapacaktır. Ben kendi evimde ve stüdyoda en çok plak dinlemeyi tercih ediyorum. Plağın ses derinliğinden inanılmaz keyif alıyorum. Hayatımda hiçbir müziği stream etmedim. Müziği stream ederek dinleme fikri sanatçısına yaklaşamamak gibi geliyor ve beni tatmin etmiyor. Beş saat süren rastgele hazırlanmış çalma listeleriyle gün geçirmeyi anlamsız buluyorum. Plağın 20 dakikalık bir yüzü, bir saat içerisinde en az üç kere müzik değiştirmeyi, teknolojisi gereği şart koşuyor. Bu aktif dinleme şekli, adeta cihazla girilen bir diyaloğu andırıyor ve müzik dinleme alışkanlığını dinamik bir hâle getiriyor. Analog hayat, sanal gerçekliğin yanında her zaman ağır basıyor.

 

İnsanların düşündüğünden daha geleneksel bir yapın olduğunu, doğdun topraklarla aranda güçlü bir bağ olduğunu biliyorum. Bu bağı da müzik olarak duyacak mıyız?
 

Tanburi Mustafa Çavuş’un eserlerini içeren Rameau a la Turque albümüm İstanbul özlemimin bir dışa vurumudur. Geçtiğimiz sezon İsviçre’de şehir tiyatrolarında sahnelenen Atlas Passion eserim Kuran-ı Kerim, İncil ve Torah'dan kesitler içermekte ve monoteist dinler arası bir sevgi sentezi kurmaktadır. Atlas'ı yazarken doğduğum eski Cihangir'deki komşuluklarımızı, farklı kültürlerden, dinlerden insanların birbiri ile muazzam bir uyum içerisinde sürdürdükleri ortak yaşamlarını anımsıyordum. Genç kuratörümüz Ulya Soley ile Pera Müzesi için tasarladığımız eser Korero i Sohbet, Osman Hamdi Bey’in tarihi tablolarını, ses ve müzikle hayata geçirdiğimiz bir projedir. Şu sıralar üzerinde çalıştığım Kassia projesini 2021 sonbaharında İstanbul’da sahnelemeyi planlıyoruz. İstanbul doğumlu Bizans dönemi kadın besteci Kassia’nın hem müziğini, hem şiirlerini, hem de sıradışı yaşamını ele alan proje, Alman tiyatro grubu kainkollektiv ve İstanbul Kadın Müzesi ile ortak çalışmamız.

 

Müziğin moleküler yapısına hakim, dönüşümü tüm incelikleriyle özümsemiş usta bir kimyager, diğer bir deyişle bir müzik simyacısı gibisin… Sıradaki projelerin nelerdir?
 

Musica Sequenza olarak salgın nedeniyle önümüzdeki aylarda da canlı performansların yerine, albümler, video prodüksiyonları ve konser installasyonları gibi dijital ve sergi formatlarına ağırlık vereceğiz. Yine her zamanki gibi kültürler arası diyaloglara yer verdiğim pek çok yeni proje hazırlık aşamasında. Mayıs 2021’de Opium isimli yeni eserimin Schaffhausen Uluslararası Bach Festivali'nde gerçekleştireceğimiz dünya prömiyeriyle canlı performanslara başlamayı planlıyoruz. 
 

Devas Kasım 2021’de Borusan Müzikevi’ni ziyaret edecek. Devas aynı zamanda bir instalasyon formatıyla Mardin Bienali’nde de yer alacak. Mart 2021’de Morphine isimli yeni albümümüz yayımlanacak. G.F. Händel’in büyüleyici aryalarını yorumladığımız bu yeni albüm Morphine'nin, Halle’deki Uluslararasi Händel Festivali'nde dünya premiyerini yapacağız. Chretze Sanat Vakfı için hazırladığımız Locked Down isimli instalasyon, Nisan ve Mayıs aylarında ziyaret edilebilecek. Az önce bahsettiğim Kassia projesinin Eylül 2021’de başlayan, Almanya, Polonya ve Türkiye’yi kapsayan bir Avrupa turnesi olacak. Alighieri Dante’nin 700. ölüm yildönümü dolayısıyla geliştirdiğimiz Inferno isimli yeni projeyi de koreograf Sasha Waltz ile birlikte 2021 sonbaharında hayata geçirmeyi planlıyoruz.

 

 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20