HABER

'Dinleyen Gözler İçin' Sergisini Küratörü Melih Fereli ile Gezdik

03.02.2021


Paylaş:

Dergimizin Şubat 2020 sayısında Arter Kurucu Direktörü Melih Fereli ile küratörlüğünü üstlendiği Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)” sergisini, kendisinin rehberliğinde gezmeye başlamıştım. Mekân büyük, sergilenen objeler derinlikli ve çok sayıda ve sayfalarımız da kısıtlı olunca konuyu internet portalımıza da taşıyacağımızı sohbetin sonunda okurlarımıza duyurmuştuk. Şimdi Melih Fereli ile sergiyi gezdiğim sırada yaptığımız tatlı sohbetin geri kalanının bant kaydını okurlarımızla paylaşıyorum. 

Serhan Bali 


Melih Fereli küratörlüğünü üstlendiği Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)sergisi üzerine Andante dergisi okurlarına bilgiler vermeyi Şubat 2021 sayımızda kaldığı yerden sürdürüyor. 

Dinleyen Gözler İçin sergisindeki işleri Arter koleksiyonundaki müzikle güçlü bağı bulunan iki yüze yakın iş arasından seçtim. Şimdi beraber gezeceğimiz serginin girişinde John Cage’e yer vermeye karar verdim. Bu, Cage’in Déreau #31 adını verdiği işi. Bunlardan 66-67 tane yapmış olmalı. Burada gördüğün çizgilerin birbirini kesiş şeklini, biçimlerini bir kadraj olarak aklında tutabilirsen eğer, aşağıya Rainforest’a (Yağmur Ormanı) indiğimizde sana öyle bir kadraj göstereceğim ki “Buraya John Cage’i enstale etmişsiniz”  diyeceksin! Bu, benim hayalimdi. Rainforest’ı yapan sanatçıların öngördüğü bir şey de değildi bu, hatta onlar bunun farkında bile değiller. Çünkü Rainforest öyle bir iş ki her perspektiften başka türlü bir kadraj görebilirsin, bakışına bağlı. O sergiyle burayı bağlamak adına John Cage’in işini bu odaya enstale ettim.

Déreau #31
1982

Déreau #31
1982























 

Déreau #31 (1982)

Dinleyen Gözler İçin sergisinde yer alan Driscollage isimli bu dört şamandıranın kendine özel ses dosyaları var. John Driscoll 1973 yılında David Tudor’la tanışıp onunla atölye çalışmasına katıldığı dönemde ilk olarak bu objeyi yapıyor. Driscoll, bu objenin replikasını yapıp bize hediye etti ve böylece bu da eserin yirmi birinci parçası oldu. Dört varyasyonu olan Rainforest’ın normalde yirmi objesi var, hiçbir varyasyonunda yirmi bir obje bulunmuyor, sadece bizimkinde var. Her eser 20 objeden oluşuyor fakat objeler hiçbir zaman aynı değil, benzer objeler ve karakterler olabiliyor. Dört tane kendi kendini çalan, bir performansçıya ihtiyaç göstermeyen obje var mesela. Normalde Rainforest ilk başladığında sanatçılar bilgisayarlar üzerinden canlı olarak ses dosyalarını gönderiyorlardı objeler üzerine. Ve o frekans şu dönüştürücüye geliyor ve bunu titreştiriyor. Yani duyduğun ses buradan gelmiyor, koy kulağını buraya, işte ses buradan geliyor. Herkes bunu bir hoparlör sanıyor ama aslında değil. Dolayısıyla iki sergiyi bağlamak adına bu objeyi Dinleyen Gözler İçin sergisine yerleştirdim. Július Koller’ın da bu sergide yer alan bir işi var, onu da aşağıya, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) sergisinin yer aldığı kata koydum. Dolayısıyla iki sergi biraz da böyle bağlandı.

Şimdi de Osman Dinç’in işine bakalım… Bu sergide son derece minimalist bir yaklaşım göreceksin; sakin, kendi içine dönük, son derece huzurlu, insanı düşünmeye iten bir yaklaşım… Bana bir yazar, bunun bir kompozisyon olup olmadığını sordu. Evet, dedim çünkü Cage ile sizi içeri alıyorum, küçük bir ses referansı koyuyorum, sonra sessiz bir ortama taşıyorum. Ama eğer iyi okuyabilirseniz, buradaki eserlerin her biri haykırış içerisinde, her taraf çığlık çığlığa. Özellikle izleyende müzik bilgisi varsa, bunu çok daha güçlü bir şekilde hissediyor.


Ahlat Ağacına Ağıt (1984–2014)

Biliyorsun Anadolu’da ahlat ağacı çok itibar gören bir ağaç değildir. Çünkü meyvesi yenmez, ahşabından mobilya yapılmaz, genellikle yakılır. Osman’ın fotoğraflarını çektiği gibi, tarımda kullanılmak üzere kesilmiş olan ağaçların kaldığı alanlarda birkaç tane bırakılır ki o alanı otlak olarak kullanan çoban veya hayvanlar gölgesinde dinlenebilsin. Osman’a ahlat ağacının yalnızlığı çok dokunuyor ve o yüzden buna Ahlat Ağacına Ağıt diyor. Enstale ediliş şekline bakacak olursan, daha büyük fotoğraflar önde, daha küçükler arkaya doğru… Ben burada belirli bir perspektif yaratmaya çalıştım. Ben bir korist de olduğum için fotoğrafları soprano, alto, tenor ve baslar olarak sıraladım. Ahlat ağacının bu sessizliğini bunlarla bir araya koyduğumuzda, yapıtı sessiz kalanların aslında duymamız gereken çığlığı olarak yorumluyorum.


Asılı (2000–2014) 

Hreinn Friðfinnsson’ın Asılı işiyle ilgili sana bilgi vermek istiyorum. Şimdi bu bir kompozisyonsa eğer, bunun temelini oluşturan duvar burası. Bu büyük bir duvar ve gördüğün üzere, aynı porte gibi beş satırı var. Sanatçı bunun nasıl asılacağıyla ilgili herhangi bir önermede bulunmadığı için ben asistanımla bu şekilde astım. Bunlar çeşitli sanatçıların boya karıştırdığı boya çubukları… Bunda rastlantısallık müthiş çünkü hangi sanatçının çubukları hangi boyaya ne kadar batırıp ne kadar karıştırdığını bilmiyorsun. Burada çok ciddi bir müzikalite var bence. Burada bir sürü şey görebilirsin, Bach da görebilirsin istersen. Daha sakin, daha dingin bir şey de görebilirsin.


Parçalanmış Piyano ve Fotoğrafı (2008)

Şimdi Parçalanmış Piyano ve Fotoğrafı işini gördüğümüz Carles Santos, Fluxus sanatçılarından biridir. Biraz Fluxus’u anlatayım… Bence yanlış bir yaklaşımla, Fluxus’a ‘akım’ diyorlar. Fakat bence bu bir akım değil, 60’lı yıllarda yaşanan ve esasında Cage’in tetiklediği bir başkaldırı hareketi. Ama Cage’i bir Fluxus sanatçısı olarak tanımlamak çok doğru olmaz; çünkü o başka bir tarafa doğru evriliyor. New York’ta The New School’daki öğrencilerine baktığında, hepsi bir şekilde Fluxus sanatçısı olmuş. İlk Fluxus manifestosunu yazan ve okuyan George Maciunas mesela… Demek ki orada bir esin yolu var bir şekilde. Temelde iddiaları şu: sanatla yetenek arasında mutlak bir bağ iddiasında olmak yanlış. Bir insanın sanatçı olması için ille de bir şey icat edebilecek yeteneğe sahip olması şart değil, fikren de sanatçı olabilirsin. Bu insanlar da sanatçının üzerindeki burjuva baskısını karşılarına alıyorlar ve burjuvayı temsil eden birtakım nesnelerin üzerine gidiyorlar.

Carles Santos aslında Barselonalı önemli bir piyanist. Barselona markası piyanosunu alıyor, fotoğrafını dışarıda bir alanda çekiyor ve sonra testere, balta ve keserle piyanoya girişip onu darmadağın ediyor. Yaptığı şey aslında burjuvayı temsil eden bir şeyi tahrip etmek. Aslında bu bir protesto performansı. Bunu böyle enstale ediyor ve “This is my work” (Bu benim işim) diyor. Bunu enstale ederken çok enteresan şeyler oldu. Kutu kutu kıymıklar, parçalar getirip döküyorsun ve sonra birazcık yön veriyorsun… Ben önce büyük parçaları yerleştirdim ve çekiçler, pedallar, teller gibi piyanoyu piyano yapan unsurları görünür hâle getirdim. Kıymıkları en son döktüm. Asistanlarımdan biri, “Melih Bey, ben şimdi bunlardan birini bir kenara kaldırırsam, bu şimdi kötü sanat mı olacak yoksa iyi sanat mı olacak?” diye sordu. Ben de “Sen bu işi kavradın” dedim ona.

Buradaysa Füsun Onur’un Fısıltı adındaki eserini görüyoruz. Burada esasında yedi notayı ve yükselen bir skalayı gözlemleyebiliriz. Enstalasyonunu yaparken Scarlatti’nin Kedi Fügü’nü hayal ettim. Kedinin bunun üzerinde zıplayarak gittiğini düşünebiliyorsun değil mi?


Fısıltı (2010)

Joseph Beuys’un sergide gördüğünüz Klavier Oxygen performansını sanatçı, ölüm döşeğindeyken telefonla yöneterek başlatıyor. Performansa katılan kişiler önemli Fluxus sanatçıları… Bu arada Beuys da çok önemli bir Fluxus sanatçısıdır. Beuys telefonda bir cümle dikte ediyor ve o cümle de bu yeşil tahtaya yazılıyor. “Yetenek ve yaratış süreci arasındaki bağı koparalım ki yeteneği birazcık özgür bırakalım” demiş özünde Beuys. Tam karşılığı “Yeteneğin doğrudan sonucu olmaktan özgürleştirilmeyi bekleyen bir sanat yapıtını lâyıkıyla tasvir edebilmek için öncelikle aracının kendisinin özgür olması icap eder” olan bu ifadeyi çevirmek, iyi Almanca bildiğim hâlde çok zor oldu benim için.

Sergide Barbara Bloom’un Körler İçin İşler serisi de yer alıyor. Barbara Bloom da aslında bizim görebildiğimiz ama algılayamadığımızı, körlerin algılayabildiği ve okuyabildiği iddiasından yola çıkıyor. Bu işi hakikaten bir ‘sheet music’ veya bir perküsyon notası gibi görebiliyorum. Üzerinde Braille alfabesi olduğu için de görme engelli birisi bunu pekala okuyabilir ama ben okuyamıyorum. Dolayısıyla, duyularımız arasındaki katı engeller, aslında bizim kısıtlarımızdır ve bunu aşabilmenin yolları var. Serideki bu üç eser de buna gönderme yapıyor. Barbara Bloom yaptığı işlerde André Gide, Roland Barthes, Hannah Arendt ve Ludwig Wittgenstein gibi düşünce tarihinin önemli isimlerinden alıntılar kullanıyor.



Körler İçin İşler (
1988
1988
1988)

Seride yer alan Hiçbir Şey ve Hiç Kimse işinde André Gide’in Braille alfabesiyle yazılmış bir alıntısı yer alıyor. Gide burada mutlu olduğu bir günü tasvir ederken, “Masmavi bir gökyüzünde hiç bulut yokken kendimi ne kadar iyi hissettim”  tadında bir şeyler söylüyor. Ben bunu belki ileride bir gün MİAM’daki öğrencilerimizden birine çalışma tezi olarak verebilirim. Hani laternalar vardır ya, sirklerde gördüğümüz. O yuvarlak silindir, tonalitesi olan tellere dokunarak bir müzik çalar. Ben bunu o şekilde bir silindire dönüştürmek ve çaldırmak istiyorum. Bakalım ne çıkacak?

Barbara Bloom’un halısı ile Lene Adler-Petersen’in Dil Nesnesi işi birbirleriyle bence çok sıkı bir ilişki içerisinde. Burada da belli bir söylem, metin ve kompozisyon var. Sanatçı Berlin’de yaşadığı dönemde tarihi kaşıklar topluyor ve bunlardan 222 adet alçı kalıp çıkartarak onları belirli bir düzenekte asıyor.



Jarosław Kozłowski, Polonyalı bir sanatçı. Etik Üzerine Denemeler işinde görülen siyah beyaz desenlerde, aslında hemen yanı başına enstale ettiğimiz heykelin resmi var. Bir tek kalas parçasının farklı şekillerdeki dikilişi… Ve yapıtı buraya yerleştirirken, bunun çok müzikal bir şey olduğuna kanaat getirdim. Gerek gölgeleri gerek kurmuş olduğu üçgenler gerekse bir skalayı andırışı. Burada tabii dokuz tane var, dolayısıyla skalanın ötesine geçiyorsun ama önemli değil, geçebilirsin. Sonuçta kompozisyon yapıyorsun, çalıyorsun. Ama Klavier Oxygen işiyle, dolayısıyla bir piyanoyla karşı karşıya olması bana çok doğru bir enstalasyon şekli gibi geldi.


Etik Üzerine Denemeler (1975)
 
Burada yine Beuys’un bir işine yer verdim: Lahana Turşusu Partisyonu. “Sen müzik yapmak istiyorsan, önünde nota olması gerekmiyor. Ben senin önüne turşu da koysam, ona bakarak müzik yaparsın” diyor Beuys.


Lahana Turşusu Partisyonu (1969)

Annette Ruenzler gencecik bir Alman sanatçı… Sergide yer alan, cam kaplar ve ampullerden oluşan yerleştirmesinde “Simple is enough, simple is beautiful” gibi bir fikir var. Bu ne kadar basit bir fikir aslında! Evdeki adi bir bardağın içine bir ampul sokup da böyle bir zenginlik ve yaratıcılık ortaya çıkarmak söz konusu olabilir mi! Üstelik rüzgar estikçe kablolar harekete geçiyor ve bunlar oynayınca hafif sesler çıkıyor. Kakafoniye girmeden önce en dingin oda burası. Bu çok romantik bir iş bana sorarsan, onu deneyimlerken çok dingin bir müzik dinleyebilirsin.  



İsimsiz (2013)

Tam da bu yerleştirmenin karşısında Dick Higgins’in Senfoni No: 48 isimli işini görüyoruz (Burada elbette Haydn’a bir gönderme var). Higgins bir saçma tüfeğiyle nota kağıdına ateş ediyor ve sonra deliklerin üzerini aklına geldiği şekilde boyuyor. 

Serginin sonunda Michael Snow’un Piyano Heykeli işiyle bir kakafoninin, bir kaosun içine adım atıyoruz. Hem karanlık hem de kakafoni… Karanlığın içerisinde, gürültü dediğimiz bütün o seslerin var olduğu ortama tekrar giriyoruz. Unutmayalım ki ‘büyük patlama’ da bir kaos, bir kakafoniydi. Onun seslerini biz hiçbir zaman algılamadık. Bu bir matematikçi yaklaşımı… Zamanı belirli bir yere getirdiğimizde (“Time equals infinity”) aslında belli bir denge oluşuyor. Ne olursa olsun… Yani dünya uzun zaman içinde o kaostan kurtularak bugünkü görece dengeli hâline ulaştı. Serginin içinde de bu dinginlik sonunda oraya doğru gidiyor. İzleyici aslında hem hayal edebilmeli hem de geri dönerken, o çukurdan aydınlığa doğru çıkarken, aslında evren içinde de biraz seyahat ediyor olmalı. Öyle bir felsefe…


Piyano Heykeli (2009)

Piyano Heykeli’nde iki şey gözlemleyeceksin. Sen tuşları okuyabildiğin için söylüyorum; sanatçının ellerine ve hangi notaları çalıyor olduğuna bakarak, o hoparlörden duyduğun sesin bu piyanodan mı yoksa başka bir piyanodan mı geldiğini algılayabilirsin. Ama bunu herkes algılayamaz. Zaman zaman duyduğun sesler aslında o ellerle senkronize değil, buradan da başka bir ses geliyor çünkü hoparlörler arasında da ses dosyaları rastlantısallıkla dolaşıyor.

Bugün beraber göreceğimiz ikinci sergiye, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)’e geldik. Şimdi, buraya girerken senden ricam şu: girişte dur ve bak. En başta bahsettiğim, Cage’deki o üçgeni gördün mü? Gördüysen başarmışım demektir! Şeritler, objeler, hepsi var burada. Bunların kesişmesi, üçgen kapı vesaire… Ben buna Zen kapısı diyorum ama sanatçılar bunu reddediyorlar. Buraya bir Zen bakışıyla giriyorum çünkü John Cage ve Zen Budizmi birbiriyle çok bağlantılı. Aynı şekilde David Tudor da. “Zen felsefesine kendisini kaptıran Cage ise eğer, Budist olan David Tudor’dır” diye bir söz vardır.


 
Düşünebiliyor musun, Arter’in Karbon isimli bu salonunun bu tekniği olmasaydı, Rainforest gibi bir eseri bu kadar görkemli biçimde asmak mümkün olmazdı. Asma işlemini bile üç günde bitirdik ve daha sonra işin müzikalitesine başladık. 

Sanatçılar bize bir taslak yerleştirme planı önerdiler ama mekânın bu kadar büyük ve yüksek olması ve siyah olması bizi bu işin bugüne kadar yapılan varyasyonlarından farklı kıldı zira önceki varyasyonlar daha çok beyaz bir küpte sergilenmek üzere tasarlanmış ve bizdeki varyasyon hiç enstale edilmemişti. Dolayısıyla sanatçılar bu konuda çok heyecanlılardı. Bir bebekleri doğacaktı ama bu bebeğin benim gibi bir yabancı ebenin elinde nasıl doğacağı henüz belli değildi. Salgından ötürü gelemedikleri için uzaktan da çok fazla müdahale edemediler. Kaldı ki ekranda her şey çok düz görünüyor, derinlik kayboluyor. Dolayısıyla neyi nereye astığında, nasıl bir izlenim edineceğine dair fikir sahibi olmak çok zordu. Eksik olmasınlar, bu konuda bana çok güvendiler. Benim kürasyonum, enstalasyonda ciddi anlamda katkı yaptı. Biz bunların yüksekliğiyle ve konumlarıyla da oynadık, büyük jestler yaptık. Bu şeritlerin bir tanesi 25 metredir. Şeritler de titriyorlar bu arada, 10 dakika beklesek titremeye başlarlar. Onlara da ses dosyaları bağlı. Her birinin üzerinde bir tane dönüştürücü var. Bilgisayardan ses dosyası ne zaman gelirse o zaman titriyor, aksi taktirde titremiyor.



Beyaz kutu, duvarlarda gölgeler yaratmaya yönelik bir aydınlatma tekniği kullanıyor. Burada tiyatral bir aydınlatma gerekir, gölgeler hep yerde olmalı diye düşündüm. Bu objelerin her biri birer aktör. Sanki spot ışığı altına girip tirad yapıyormuş gibiler, ama öte yandan bir ansambl olduklarını da unutmamak lazım. Kemal’ciğim sağ olsun, çok çalıştık ve harika bir aydınlatma çıkardı. Yukarıdaki platforma çıktığında, gölgelerdeki koreografiyi çok net görebileceksin. Böyle bir şey o beyaz küplerde yok tabii.

Yani bu enstalasyonda mekân çok belirleyici oldu Onlar da bana, “Rainforest found its best home” (Rainforest ideal evini buldu) dediler. Tüylerim diken diken oldu.



Kürasyonla ilgili bir şey daha var… Bu kadar karmaşık bir eseri uzaktan kumandayla onlar da biz de ilk kez kurduk. Bu bize şu özgüveni verdi: gerek fotoğraf gerek video gerekse metin olarak her şeyi çok güzel dokümante ettik. Buradan onlara sürekli yayın yaptık. Yukarıya 24 saat açık bir mikrofon koyduk, böylece burada ne varsa sürekli dinleyebiliyorlar. Uzaktan bizim bilgisayarlarımıza bağlanıp performansa müdahale edebiliyorlar. İnternet sitemizdeki sayfasında Rainforest’ın canlı dinlenebileceği bir link de yer alıyor. İnsanlar böylece uzaktan burayı dinleyebiliyorlar.

Bak, titremeye başladı birden. Ama şimdi böyle titriyor, başka bir frekans geldiğinde ötüyor. Yüzbinlerce kombinasyon var, buraya geldiğinde hiçbir zaman aynı eseri deneyimlemiyorsun.



Bu serginin son ziyaret günü geldiğinde depoya kaldıracağız. Ancak başka bir yerden talep gelirse oralara gidebilir. Biz diğer üç müzeye nazaran o kadar güçlü bir konumdayız ki… Onlarda hem prezentasyon farklı hem de uzaktan kumanda ederek kurmayı hiç deneyimlemediler. Biz uzaktan kumandayla, aynı kurulumu Hong Kong’a da yapabiliriz örneğin…
 
Sevgili okurlarım, Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) sergilerinde görülebilecek tüm eserler üzerine hazırlanan ve Arter’in internet sitesinde erişime açık olan sergi rehberlerinde bu sohbette söz konusu edilen eserler hakkında daha geniş bilgiler edinmeniz mümkün olacaktır: 

https://www.arter.org.tr/sergiler/dinleyengozlericin 
https://www.arter.org.tr/sergiler/yagmurormanivaryasyon3 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20