SÖYLEŞİ

Berlin Filarmoni Orkestrası'nın Yeni Keman Grubu Üyesi: Hande Küden

27.03.2021


Paylaş:

1992 yılında Adana’da doğan Hande Küden akademisyen bir anne ile babanın ikinci çocuğudur. Keman ile tanışması ve çalgının k ısa sürede tutkusu haline dönüşmesi sekiz yaşında şarkı söylemek için katıldığı çocuk korosunda genç bir kemancı ile karşılaşması sonucu gerçekleşmiş. Andante dergisinin 2014 yılında beşincisini düzenlediği Donizetti Klasik Müzik Ödülleri’nde ‘Yılın Genç Müzisyeni’ ödülünü kazanan Hande Küden, dokuz yaşında Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuarı Keman Bölümü’nde başladığı müzik yolculuğunu geçtiğimiz günlerde muhteşem bir başarıyla taçlandırdı. 28 yaşındaki Küden, Berlin Filarmoni Orkestrasının birinci keman grubu asil üyeliğine orkestra müzisyenlerinin oylarıyla seçildi. Tıpkı kemancımız gibi hayatını Berlin’de sürdüren Duygu Duran Orlowski başarısıyla tüm Türkiye’yi sevindiren Hande Küden ile zirveye tırmandığı yolculuğunu konuştu.
 
Berlin Filarmoni Orkestrasının 138 yıllık tarihinde orkestraya resmi olarak kabul edilen ilk Türk keman sanatçısı olarak büyük bir başarıya imza attınız. Ülkemiz ve Almanya’da yaşayan göçmenler adına gurur verici bir başarı bu. Sizi tebrik ediyor ve ayakta alkışlıyoruz.
Teşekkür ederim.
 
Kemana karşı ilk tutkunuz 8 yaşında şarkı söylemek için girdiğiniz çocuk korosunda genç bir kemancı ile karşılamanızla oluşuyor. Aslında bu, sizin için bir dönüm noktasıydı. Şimdi sizinle birlikte o ana geri dönmek isterim. Bizimle 8 yaşındaki Hande’nin kemanla karşılaşması ve sonrasını paylaşmak ister misiniz?
Keman çalmak benim için bir tutku, bir istek olarak başladı ve kimsenin yönlendirmesi sonucu değildi. Ailemden müzisyen veya müzikle ilgilenen kimse yok. Tam aksine annem, babam Ziraat Fakültesi’nde profesör, ağabeyim diş doktoru. Dolasıyla müziğe başlamak, keman çalmak benim için apayrı bir dünyaydı. İlk görüşte onu yapmak istediğimi biliyordum, yani keman çalmak istediğimi… Konserden hemen sonra anneme Ben de keman çalmak istiyorum! dedim. O anda hissettiğim; oradaki çocuk gibi solist olarak keman çalmak, o ne yapıyorsa onun aynısını yapmaktı çünkü bu benim için yeni bir şeydi.

Keman çalma isteğinizi keşfettikten bir sene sonra, yani 9 yaşında Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuarı Keman Bölümü’ne başladınız ve ilk keman eğitmeniniz olan Dania Kainova ile lisans eğitimi sonuna kadar çalıştınız. Kainova, küçük parmaklarınızın enstrüman üzerinde büyüdüğünü gören kişi. İlk enstrüman eğitimi ve eğitmeni sanatçının hayatında daima ayrı bir yer edinir. Dania Kainova’nın sizde bıraktığı özel bir iz var mı?
Hocam çok disiplinliydi. Bana ve diğer başarılı öğrencilere bu disiplini aktardığını düşünüyorum. Açıkçası ben de bu disiplini yıllar boyunca taşıdığıma inanıyorum. Herhangi bir konsere önceden hazırlanmadan gitmedim, bu benim ilk önceliğim oldu. Çalışmasam da olur, ben üstesinden gelirimdemedim hiçbir zaman. Hep çalıştım. Hocam bana bu disiplini çok iyi öğretti.


 
Yine bir dönüm noktası olan 2012 yılı, sizi Türkiye’den Berlin’e, dahası hayal ettiğiniz o müzik yüksek okulu olan Hanns Eisler’e getirdi. Yalnız merak ettiğim, yolculuğunuzun kısa bir ön hikâyesi. Nasıl oldu ve ne oldu da Hanns Eisler size kapılarını açtı?
Şöyle anlatayım. Ben, açıkçası, kişilik olarak, belki de ailemden gelen güzel bir özelliktir, biraz araştırmacı bir kişilik olarak görüyorum kendimi. Birçok hocaya yazdım, hocaların e-mail adresini internetten buldum, onlara ulaşabileceğim her türlü yolu aradım. Bunun yanında en çok okumak istediğim okul, Berlin’deki Hanns Eisler Müzik Yüksek Okulu idi. Okulun keman hocası olan Stephan Picard’ın Türkiye’de masterclass verdiğini internette gördüm ve o sıralarda Cihat Aşkın’ın bir projesinde yer alıyordum. Kendisine Hanns Eisler’de okumak ve Stephan Picard’a kendimi dinletmek istediğimi anlattım. Cihat Aşkın da bana, Picard’ın bir konser için İstanbul’a geleceğini, kendisiyle konuşup beni bir kere dinlemesini ayarlayacağını söyledi.

O gün, Stephan Picard’a çaldıktan sonra, kendisinin keman çalışımdan çok memnun kaldığını gördüm. Daha sonra Urla’da vereceği masterclass’ına davet etti. Orada daha uzun bir süre çalışma fırsatımız oldu ve bana Hanns Eisler Müzik Yüksek Okulu’na gelmemi teklif edip, birlikte çalışabileceğimizi söyledi. Ben bu teklifin garanti olmasını istiyordum. Bunu o kadar istiyordum ki, iki kere sınava girmeyi bile göze aldım. Fakat şansıma, ilk sınavda kazandım. 2012 yılında Berlin’e gelip Stephan Picard ile keman eğitimine başladım. Keman eğitimim sürecinde çok yardımı oldu.

Okul sürecinde müzik eğitimim dışında viyola hocası olan Tabea Zimmermann’ın derslerini sürekli dinliyordum. Kendisi çok değişik bir kişilik, inanılmaz bir müzisyen ve öyle bir kadın ki, istediği her enstrümana bir şeyler öğretebilecek bir insan. Çünkü o, enstrüman üzerinden konuşan bir insan değil, gerçekten tek düşündüğü ve uğraştığı şey, müziğin teknik zorluklara yer vermeden ortaya çıkması. Bu çok önemli bir yaklaşım ve bu yaklaşım kendimi geliştirdiğim anlamda benim de kemanımdaki son seviyem diyebilirim. Yine bir masterclass üzerinden kendisinin verdiği viyola eğitimine kabul edildim. Kısacası lisans dönemimde keman ve viyola bölümünü aynı anda okuyup bitirdim. Özet olarak, insanın kendisini başarılı göstermesi için araştırması, “benim neye ihtiyacım var? Bana ne iyi gelir? Neyi tamamlamam ve geliştirmem lazım? Neyi üzerine koymam gerek?” sorularını sormalıdır. Ben de kendimi bu yolda yönlendirebildim ki, kimse kapıyı açıp beni beklemedi; ben çabaladım, onlara istediğimi belirttim ve onlar da bunu gördü.

İşte bu düşünce başarıyı getirdi ki, 138 yıllık Berlin Filarmoni tarihinin keman grubunda bir ilk gerçekleşti. Hande Küden orkestranın birinci keman grubuna asil üye olarak seçildi ve siz de hayallerinize kavuştunuz. Berlin’de nasıl bir süreç yaşadınız? 
2016 yılında, Berlin’deki Alman Senfoni Orkestrası’nda (Deutsches Sinfonie-Orchester Berlin) başkemancı olarak çalmaya başlamam profesyonel orkestra müzisyenliği kariyerimi başlattı. Açıkçası, ben akademimi orkestrada yaptım. Lisans eğitimi sürecinde 2012’den 2013’e kadar da Alman Senfoni Orkestrası’nda stajyerliğimi yapmıştım. Sonuç olarak, bir zamanlar öğrenci olarak çalıştığım kuruma onları yönlendirmesi gereken kişi olarak geri döndüm. Benim için çok zorlu bir süreçti, fakat üstesinden geldiğimi düşünüyorum. Nasıl geldim? Çok çalıştım, çok iyi hazırlandım ve sürekli partitur çalıştım, yani bir eserin tamamına baktım. Sadece kendi çaldığım enstrüman kısmına değil, diğer enstrümanların ne çaldığından haberdar olarak provalara gittim, bu çok önemli. Özellikle Almanya’da birçok başkemancının bu şekilde hazırlandığını görmek mümkün.

Mezun olduktan sonra Berlin Filarmoni’ye geri gitmek, benim için biraz eve dönüş gibiydi. Çünkü Alman Senfoni Orkestrası’ndan sonra Berlin Filarmoni’ye girdim. Berlin Filarmoni’den sonra Alman Senfonisi’ne bu sefer başkemancı vekili olarak girdim ve tekrar Berlin Filarmoni’ye döndüğüm zaman kendimi açıkça rahat ve çok iyi hissettim. Fakat yine bir deneme süresi başladı ki bu deneme sürelerinin hepsi genelde çok zor geçiyor. Bu süreçte insan ilişkileri, eserlere çalışmak, konserlere hazırlanmak, hem bilgi hem mental olarak hazır olmak, her konserde aynı tutkuyu, aynı performansı sergilemeye çalışmak… Bunlar çok önemli şeyler ve ben de tüm bunları yerine getirdiğimi düşünüyorum. Sonuçta orkestranın yüzde 98’inden ‘evet’ oyu alarak orkestra kadrosuna girdim.



Müzik eğitimi alan birçok öğrenci ve sanatçı için Berlin Filarmoni’de çalmak, erken yaşlarında tayin ettikleri bir hedef oluyor. Sizde nasıldı? Berlin Filarmoni’yle ne zaman tanıştınız? Bu orkestra sizin için de bir hedef miydi?
Evet, Berlin Filarmoni’yi ilk kez TRT’nin yayınladığı yeni yıl konserlerinde tanıdım. 13 yaşımda o konserleri ilk seyrettiğimde, “ben de bu orkestrada çalmak istiyorum” dedim. Televizyonda konseri izlerken hep orada çalmanın hayalini kurdum. Annem bunu hiç unutmaz ve bana hep der ki, “kızım sen hep Berlin Filarmoni’nin hayalini kuruyordun.”

Dünyanın gözde metropollerinden biri olan Berlin’de Türkiye’den çıkmış bir sanatçı olmak nasıl bir duygu? Buradaki hayat akışınız nasıl? Her ne kadar aynı şehirde yaşasak da Berlin’i sizin pencerenizden de izlemek isterim.
Ben Berlin’de yaşamaktan çok mutluyum açıkçası. Eski küçük köylerin bir araya gelerek büyük bir şehri oluşturmasına benziyor Berlin benim gözümde. Prenzlauer Berg, Kreuzberg, Mitte, Moabit… İçinde her kesimden insanın yaşadığı, farklı biçimlerde yaşam tarzlarının olduğu bölgeler bunlar. Benim için mesela Prenzlauer Berg biraz daha gençlerin, öğrencilerin oluşturduğu, kafelerin ve restoranların çok daha yoğun olduğu bir yer, öte yandan Tiergarten ise içinde çok daha huzur bulduğum bir yer. Ben Tiergarten’da dolaşmayı çok seviyorum o yüzden de bu civarlarda yaşıyorum. Uzun süre de burada yaşamayı planlıyorum. Hayal ettiğim bir yere kavuşmuşken, bunu öyle kolay kolay bırakacağımı düşünmüyorum (Gülüyor).

Biz de sizin başka bir yere gitmenizi istemeyiz. Öncelikle kendi adıma şunu söylemek isterim ki, Berlin Filarmoni sahnesinde uzun yıllar birinci keman kadrosu ve solo konserlerinizle sizi izlemek istiyoruz. 
Umarım…
 
Salgın sürecinde saksılarıma domates ve çiçek ettim

Sizinle 2020 yılına damga vuran koronavirüs salgını üzerine de konuşmak istiyorum. Berlin Filarmoni bu süre zarfında konser vermeye devam etti mi? Prova yapabiliyor musunuz? Kısacası şahsi ve mesleki açılardan bu süreç nasıl geçiyor?

Evet, Berlin Filarmoni koronavirüs salgınına karşı inanılmaz önlemler aldı. Dinleyicili konserlerde insanlar arada 1,5 metre olacak şekilde oturtuldu. Biz de sahnede mesafeli oturarak konserler verdik ta ki Kasım ayına kadar. Bu arada sürekli çalıştık, Berlin Filarmoni kapılarını tamamen kapatıp salgın bitene kadar da açılmayacak gibi bir söylem ve durumla karşılaşmadık. Birçok orkestra bu tehditle karşı karşıya. Özellikle opera kurumlarının çok zor durumda olduğunu düşünüyorum. Berlin Filarmoni’de bir tanesi provadan önce bir tanesi de konserden önce olmak üzere düzenli biçimde haftada iki kez test oluyoruz. Konserlerimiz dijital ortamda canlı olarak yayınlanıyor. Yarından itibaren Beethoven’ın 250. doğum günü sebebiyle tüm oda müziği eserlerini, özellikle tüm yaylı çalgılar dörtlüleri ve üflemeli oda müziği eserlerini dijital ortamda izlemek mümkün olacak. Bu dijital yayınlar orkestra için çok güzel bir fırsat oldu ve ben de Beethoven quartetlerini çalmaktan büyük zevk aldım.

Ben de başta ne yapacağımı bilemiyordum ve bu bilinmezlik Mart-Haziran ayları arasında sürdü. Herkesi olduğu gibi koronavirüs hakkında yeterli bilgi sahibi olmamak ve belirsizlik durumu beni de çok rahatsız etti. Hangi maske iyidir, o mu iyidir, bu mu iyidir gibi birçok sorunun arasında dışarı çıkma korkusunu kendim de yaşadım. Zamanla kendimi bu duruma mental olarak hazırlamam sonucunda sindirip daha iyi üstesinden gelebildiğimi gördüm. Orkestrayla ilgili bir iş olmadığı zamanlarda evde saksılarıma domates ve çiçek ektim, duvarlarıma raflar monte ettim. Çeşitli yemeklerin tariflerini araştırıp öğrendim. Tabi müzik de çok yardımcı oldu. Evde çalmayı hiçbir zaman bırakmadım; konser için olmasa bile kendim için Bach çaldım ve kayıtlar yaptım. Hepsi benim için çok güzel hedefler haline geldi.

Salgın benim için değişik bir süreçti çünkü Berlin Filarmoni’deki deneme döneminin ortasında girdi hayatıma. Hissettiğim endişe ve kaygının başka tarafa doğru yöneldiğini gördüm. Şöyle düşünelim, çok stresli bir durumun ortasındasınız ve bir anda her şey duruyor. Bu durum bazı şeylerin üzerine düşünecek zamanımın olduğunu bana fark ettirdi. Salgın kişisel gelişim açısından birçok insana düşünebilecek bir zaman dilimi verdi.

En zor olan da bu değil mi? Bazen hiçbir şey yapmadan durmak, durabilmek…
Evet, sanırım zor olan da bu.

Müziği çalmadan önce hayal ediyorum

Hande Küden’i sahnede izlediğimde, beni öncelikle kemanındaki tınıları çok ama çok etkiledi. Çünkü o tınılar çok yumuşak ve hümanist duyuluyordu. Eminim ki benim gibi düşünen birçok dinleyiciniz vardır. Peki siz kemanınızdaki tınıları nasıl duyuyor ve nitelendiriyorsunuz? Bir de sizden dinlemek isterim…
Açıkçası, keman çalarken şarkı söylediğimi düşünüyorum. Zaten küçükken keman çalmaya şarkı söyleyerek başladım. Aklıma bir anda Tabea Zimmermann’ın sözü geldi, “çaldığımız şeyi ilk önce hayal ederiz”. Yani söylemek istediğimiz bir şeyi ilk önce nasıl kafamızda oluşturuyorsak, yabancı bir dili nasıl konuşuyorsak keman çalmak da bence buna benziyor. Özellikle söylemek istediğimi kelimelerle değil, müzik yoluyla aktarabilmek için, ilk önce onu kafamda hayal etmem gerekiyor. Bunu yaparken de en çok dikkat ettiğim şey doğallığımı bozmamam, yani kendimi gösterme çabası içinde olmadan, olduğum gibi, gerçek kimliğim ve kişiliğimle bunu keman üzerinden çıkarmaya çalışıyorum. Siz olmadığınız biri gibi davrandığınızda bence bu insanın çalışına yansır. Yani sizin biraz önce ‘yumuşak çalım’ dediğiniz benim için doğallık aslında; olduğu gibi kabullenip, en somut ve en yalın şekilde aktarmaya çalışıyorum.
 
Kemanımla kendimi en yalın biçimde aktarmaya çalışıyorum

Bu da sanırım Hande Küden’in kemanından çıkan o tınıların ardındaki büyüleyici sır olsa gerek.
Şöyle bir Alman sözü vardı sanırım, “ne kadar az, o kadar çok”. Eğer ben bir şeyleri çok iyi yapıyorum, bu şeylerde çok iyiyim diye düşünmüş olsaydım, sanırım keman çalışım da bu şekilde olmazdı. Ben kendim gibi olmak istiyorum, keman çalarken o şekilde kalmak istiyorum ve ekstra bir çaba harcamamın insanlar tarafından fark edileceğini düşünüyorum. Ne kadar kendiniz gibi kalabilirseniz o kadar karşı taraftan daha açık ve net bir şeklide anlaşırsınız.

Sevgili Hande Hanım, sohbetimizin sonuna geldik. Sakinliğiniz, doğallığınız, inancınız ve müziğe olan tutkunuzu hem sözlü olarak hem de beden dilinizle gördüm ve hissettim. Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Sizinle vedalaşmadan önce ülkemizle ve özellikle de genç müzisyen arkadaşlarımızla paylaşmak istediğiniz bir şeyler var mı?
Evet var. Bu sınavı yaparken ve bu noktaya gelirken ilk olmak veya bayrak taşımak gibi bir hedefim yoktu. Ancak umarım insanların daha cesur olmalarını desteklemiş olurum. Hiçbir isteğiniz için imkânsız, mümkün değil, yapamam diye düşünmeyin, ön yargıların önünüzü kapatmasına izin vermeden o işi yapmaya girişin. Ben kendi adıma müzisyenlerimize destek olmaya çalışırım.

Sevgili Hande Küden yolunuz açık ve başarı dolu olsun
Çok teşekkür ederim.

Duygu Duran Orlowski

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20